Sunday, June 03, 2007

Özgürlüğün Kıyısında ...

Otobüsten iner inmez Konya ovasının sert rüzgarı yanaklarımı buz kestiğinde, gün aheste aheste ışımakta, tan yeri
usul usul ağarmaktaydı ve saat 5 buçuk sularıydı. Bu soğukta tir tir titremektense, doğruca otogarın bekleme salonuna
gittim, yolculuk esnasında yeterince şekerleme yaptığımdan mütevellit olsa gerek direk televizyon karşısına geçmiştim.
Yaklaşık bi 3 saat kadar otogar'da bekledikten sonra artık şehir merkezine ve kadim dostum Hasan'ın saygıdeğer,mütevazi
babası Yusuf Amca'nın mekanına yani Sarraflar yeraltı çarşısına doğru ilerlemeye koyulduk.
Bindiğim dolmuşla, düzenli,planlı kenar mahallelerden şehir merkezine doğru konya_havası tıngır mıngır parçalarla ilerlerken etrafı meraklı gözlerle inceliyor ve şehirleşmedeki sadelik ve düzene hayranlık duyuyordum. Konya gerçekten KIS(Keep It Simple) felsefesini yolboyunca gördüğüm kadarıyla uygulayan bir şehirdi. Ufak ufak şehir merkezine geldiğimizde önce Kule Site ve hemen birazcık arkalarında
Afra AVM adları verilen Manhattan'dan kopmuş gelmiş gökdelencikler, düz ova'da amiyane tabirle yırtık könçekten çıkmış gibi
durmaktaydılar. Yani şu güzelim ovada ne gerek var böyle gereksiz şeylere... Afra'yı geçtikten sonra Alaaddin tepesi
adı verilen ve Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından yaptırılmış olan tepe, o güzelim yeşilliği, kafeleri
ve etrafını dolanan tramvay yoluyla şehre ayrı bir hava katmaktaydı. Alaaddin Tepesini dolmuşla dolandıktan sonra,
ne zaman görsem cumhuriyetin ilk yıllarına ait belgeselleri hatırlatan, yıllara meydan okuyan taş gibi bir binanın
yanında durduğumuzda şoför Bey kardeşimiz burasının Valilik binası olduğunu ve Sarraflar yeraltı çarşısınada
hemen önünden girildiğini belirtti. Elimizde çantamız Sarraflar yeraltı çarşısına indik ve kadim dostumuz, kardeşimiz
Hasan'ın babası Yusuf amca'yı bulduk. Yusuf amca gerçekten çok sıcakkanlı, canayakın birisiydi.

Sanki yıllardır birbirimizi tanıyor gibi hasbihal ettik Yusuf amcayla. Saat 11 gibi artık Yusuf amca'nın yanından ayrılarak soluğu Mevlana'da aldık.


Demişler ya "Gez dünyayı gör Konyayı", bi şekilde Konya'yı tam olarak gezmesenizde
Mevlana Türbesi'ni ziyaret etmenizi isterim. Gerçekten içindeki eserler, dervişlerin balmumu heykelleri, işlemeler, motifler, halılar....kısacası ayrı bir mekan...
İnsan içeri girer girmez duyduğu Sufi Ney taksimi ile farklı bir maneviyata bürünüyor ister istemez.

Mevlana türbesi ile daha birkaç türbe ve medrese vari yerleri gezdikten sonra saatime baktığımda vakit öğlen 12:40 olmuştu ve Yusuf amca'nın etli ekmek davetlisiydim. Etli ekmek aslında bizim lahmacun'un baharatı olmayan versiyonu ama bıçak arası,peynirli, karışık vs. çeşitleri var ki bıçak arası çeşidi önümüze geldiğinde farklı,ilginç bir tatla karşılacağımdan şüphem yoktu.


Bıçak arası etli ekmek, ekmeğin vizyon kazanmış, çağ atlamış hali desek yaban olmaz :) Üzerindeki siniri alınmış etleri, kıtır kıtır olan ekmeğiyle birlikte yuvarlayıp yutarken bir an Konya'da turist gibin gezdiğim hissine kapıldım ama bu güzel şehirde daha nice lokmaların gözüne vuracak, nice nice etli ekmekler yutacak ve Fırın kebaplarda kendimi kaybedecektim :)

Saat 13:30 sularıydı, çaylarımızı yudumlamış ve artık ufak bi heyecanla, birazda özgürlüğe dem yiyecek olmanın hengamesiyle Alaaddin Tepesi etrafında bir tur atalım ve bir çay bahçesinde türk kahvesiyle demlenelim dedik. Alaaddin tepesi, gerçekten sanki beni (doğa ve yeşillik hastası) bekler gibi yemyeşil ve cıvıl cıvıldı.. Önüme gelen herhangi bir kafeye oturdum ve sakin, sessiz bir şekilde birazdan kafese girecek keklik misali köpüklü sade kahvemi yudumlayaraktan etrafı seyrettim... Arka planda tesadüf müdür nedir, Cem Karaca'dan Yolumuz gurbete Düştü isimli parçada bize yol verdi ki aldı götürdü arkadaş. Akrebin gözleri 3'ü gösterdiğinde kafeden ayrılma ve Yusuf amca'ya uğrayarak vedalaşma ve de Birliğe/Kışlaya teslim olma zamanıydı. Yusuf amca sağolsun çok yardımcı oldu, yanında çalışan Mehmet abimizlen birlikte Meram tarafına doğru gidecek dolmuşa bindiğimizde saatimiz 3:20 sularıydı ve artık dönülmez akşamın ufkunda, özgürlüğün kıyısındaydık 1 aylık acemilik için.

Dolmuşla son durağa geldiğimizde, durakta bekleyen heyecanlı arkadaşlar gördüm ki tiplerinden askere geldikleri belliydi. Son durakta indik ve kışlanın yaklaşık 1km ilerde olduğunu öğrendik. Mehmet abiyle vedalaştık ve biraz amerikan okul otobüslerini andıran bir minibüse, hurra duraktaki tüm asker adayları ile doluştuk ve artık Azap Yolu'mu desek, Yeşil yol mu desek yola dökülmüştük vesselam.
Minibüsden iner inmez nizamiyedeki topluluklar ve su kulesi gözüme çarptı. Nizamiyeden sırasıyla gelen arkadaşları içeri almaktaydılar...Bizde ufak ufak içeri doğru ilerledik ve kapıdan içeri girdik vesselam. Evrak işlerini tamamladıktan sonra ilerde gözüme yeşil kamuflajlara bürünmüş arkadaşlar çarptıki bizim gibi acemi oldukları çocuksu etrafı izlemeleri, kıyafetin eğretiliği ve acemiliğin saflığıyla yüzlerinden okunmaktaydı. Evrak işlerinden sonra bizi sıraya soktular ve işte olay başlıyor ( Let The Game Begins) dedim, bizden hemen önceki arkadaşlar içeri sivil girip yeşil kurbağa olarak çıkıyolardı. Sırasıyla bizde kamuflajları giydik ve botları bağladık. Aynaya bakınca insan kendini tanıyamıyor yeşillikler içinde, anlaşılan 5 ay bitki örtüsüydük kıraç bozkır Konya ovasında mı desek Kenya ovasında mı :).

Saat ne çabuk 5 çeyrek olmuştu tanıştığım tertibime sorduğumda, yavaş yavaş tüm kurbağalar sazlıktan kışlaya gelmişti ve bizler 40 küsür kişi olaraktan üçlü sıraya koyulduk. Ellerimizde askeriyenin verdiği malzemeler, sivil çantalarımız ilerde gözüken düzlüğe doğru ilerliyoduk ki sanki yıllardır askermiş gibi kavlak kara kulakları,suratındaki keskin hatlardan belli olan, omzunun altında iki pırpırlı Van Helsing kılıklı bi arkadaş: Vayy poşetleri gördünmü dedi. Tabii bizde gayri ihtiyari, elimizde ki poşetlere bakıyoduk ki poşetin te kendisiymişiz :) Kısa dönem askere gelenlere poşet( bazı karakterler diyemez foşet der ).
Üçlü boy sırasında birbirimizle tanışma seansları eşliğinde yürürken, bir anda bize doğru pırpırlılıarın yaklaştığını görmekteydik, kendimi hapishaneye düşmüş bir Tango&Cash, bir Andy Dufreyn (Esaretin Bedeli baş aktörü) sandım, pırpırlılar wellcome to hell dercesine iğneli bakışlarla sanki pamuk tarlasına ırgat seçecek edasıyla bizi kesiyolardı. Düzlüğe geldiğimizde artık durmuştuk, 35 yaşları civarında usul uslu yürüyüşü, kısa ve sağlam basan adımlarıyla, üzerindeki kıyafeti özümsemiş bir ruh haliyle bana Morgan Freeman abimizi anımsatan sevimli bir gülümsemesi olan esmer bir pırpırlı, bizim pırpırlı güruhundan ayrılarak bize geldi, hoşgeldiniz arkadaşlar dedi ki içimizden bazıları sanki koynuna atlıyacaktı, bu canayakın ve elikolu uzun olabileceği her halinden belli olan arkadaşın. Neyse Morgan abimiz sırasıyla bize Ad/Memleket ve Gıllo Ali( Elazığ Gladyatör Edition ) deki gibin "Siz Sivilde ne iş yapiğdiniz yegen" sorusunu yöneltti. Bu muhabbet sırasında inanın sanki kırk yıllık bir dostumuzla muhabbet eder gibi lafa koyulduk bizim Morgın abiyle, her toplulukta mutlaka vardır bir Morgan,

Hepimiz Morgınız Hepimiz Eskeriz :)

Morgın abimizde bizim gibi poşetmiş, diğer pırpırlı arkdaşlarda aslında poşetlermiş ama her nedense Morgan abi gibi direk muhabbet sardırmadılar ve biraz sonra onlarda yanımıza gelerek moral/motivasyon içerikli muhabbete daldılar. Bizde garip bir hüzün, onlarda ise sevinç var çünkü biz onların dönüş biletiydik :)

Bu muhabbetlerden sonra üzerimizde kamuflajlar, ayağımızda postallar ve resmin son karesi Kep( askerde Kep'i kaybeden ...ü kaybedermiş ona göre)
ile koğuşlar bölgesi adı verilen, 1 ay boyunca kommün olarak yaşayacığımız mekana usul usul adi adımlarla yürüdük.Yürüdüğümüz yolun sağı solu koğuş doluydu, saat sanırım 7 civarıydı ki hava ufaktan yollanmakta, akşam sefasını başlatmaktaydı. Koğuşlar bölgesine yanımızda ki çift pırpırlı çavuş poşet abilerimiz eşliğinde girerken etramızda bana MetalSlug oyunundaki askerleri anımasatan arkadaşlar doluştu ve meraklı gözlerle durmaksızın "Hemşerim nerelisin","Afyon vaamı", "Gardaş nerdensinnn" şeklinde otogarda olduğunuz hissi uyandıran askerler suallerini yöneltmekteydi. Morgan abimiz "Dağılın laaayn" deyin bağırırır bağırmaz tüm etramızdaki amelelerin dağılışını görmeliydiniz. Ardından beni yanıltmayan Morgın abimiz bi beylik söz etti "Sivilde bağırana Deli derler, burda bağırmayana" ki olay gayet açık ve netti :)

1 ay kapısını aşındıracağımız koğuşumuza nihayet girebilmiştik, etraftaki ranzalar sanki ikinci dünya savaşından kalmıştı. Yaklaşık 20-25 adet yani bi 50 kişiye kadar kapasitesi olan ve hemen arkasında lavabao/tuvalet bölümü bulunan mekanımızla fazla tanışma fırsatı bulmadan sırasıyla üçlü boy sıramıza göre 1 den 45'e kadar girdik içeri, bende şansmıdır kısmetmidir 34 numaraya düşmüştüm manga sırası denen olaya göre. Neyse koyduk çantaları ve hemen dışarı çıkarılarak,yemeğe doğru yol aldık. Yemekhane önünde pek kimse yoktu anlaşılan herkes yemeğini yemişti. Yemekhane salaş bir mekandı ve yemek kazandan karavana halinde dağıtılmaktaydı. Kurufasulye, pilav ve hoşaf ile ilk yemeğe başlamıştık ama yemek mi kötüydü biz mi gariptik, kimse pek yemek istemiyordu, birkaç istisna arkadaş dışında. Ben etli ekmekte kendimi kaybettiğim için acıkmamış ama dehşet susamıştım ve iki bardak su ile pek bişey yemeden sofradan kalktım.

Yemekten çıkar çıkmaz, koğuşun önüne gelmemiz emredilmişti(artık emir komuta zincirinin son halkası, zurnanın son deliğiydik).Koğuşun önünde tekrar toplandık ve sırayla içeri alınarak eşofmanlarımızı giydik gelen emirle. Başımızdaki zenci gardiyan kılıklı yeni çavuş, Morgın abimizi mumla aratmaktaydı. Tuvalet/Lavabo olarak koğuşun içindekini değilde 150m ilerdeki Er lavabosunu kullanacaksınız dediğinde zaten sevimsiz bir suratı olan bu çavuştan hepimiz bi tiksindik ki, tiksinç olan çavuşun kendisimiydi yoksa ona göre amele gariban olan bizlermi. Bu tuvalet olayı can sıkıcıydı, eşofmanlarımızı giydik ve saat 8:20- 8:45 gibi ihtiyacımızı giderdikten sonra koğuşta toplanmamız, ilk ictimamıza ( koyun gibi günde dört vakit sayılma işlemi ) saat 9 da girdik. İctima tamamlandığında saat 9:20 idi ve 45 kişi hazır ama bitkin halde koyduk kafaları eciş bücüş yastıklara, ister istemez daldık seyr-i aleme, hasılı bindik bir alemete gidiyoz kıyamete...


Özgürlüğün kıyısından da uzaklaşmış, bir nev'i esaretin içinde, bir garip rüyadaydım...

to be continued...